BZMFRM,Oyun Arşivi,Program Arşivi,Online Oyunlar,Knight,Metin2,CS,Ödev Arşivi,Online,Slayt,İndir
Merhaba Ziyaretçi,
Formumuza Hala Kayıt Olmadınmı?
Formumuzdan Faydalanmak İstemezmisin?
Forumda Bilgi Paylaşımı Yapmak İstemezmisin?
Moderatorlermize Ödevlerin Hakkında Soru Sormak İstemesmisin?
Tabiki İstersin O zaman Ne Duruyorsun Hemen Kayıt Ol ve Bilgilermizden Faydalan..


BZMFRM,Oyun Arşivi,Program Arşivi,Online Oyunlar,Knight,Metin2,CS,Ödev Arşivi,Online,Slayt,İndir


 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yap  


Paylaş | 
 

  EfSaNeLeR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:15 pm

FERHAT İLE ŞİRİN

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] Efsaneye göre Ferhat Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun yeğeni Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat Sultan'a haber salarak Şirin'i istetir. Sultanyeğenini vermek istemez. Ferhat'ı oyalamak için dağı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat zekası teknik bilgisi bilek gücü [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]tan aldığı kuvvetle dağı deler.

Mehmene Banu dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat bu acı haber üzerine elinde tuttuğu külüngü havaya atar düşen külünk Ferhat'ın başına isabet eder ve Ferhat orada ölür. Ferhat'ın acı haberini alan Şirin korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir.Ferhat'ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak orada can verir. Her iki sevgiliyi can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler.

Bu
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] öyküsünün Karagöz oyunlarındaki işlenişi ise şöyle :

Hacıvat tarafına Şirin’in köşkü Karagöz tarafına ise dağ kurulur. Hacıvat’ın tegannîsinden sonra perdeye gelen Karagöz Hacıvat’a “Kendi tarafına köşk benim tarafa ise moloz yığını koymuşsun” diye sitem eder. Bunun üzerine Hacıvat Ferhat ile Şirin öyküsünü anlatmaya başlar. Bu sırada Karagöz ile Hacıvat çekilirler ve olay canlanır.

Ferhat ile Şirin birbirlerini çok severler. Fakat Şirin’in annesi Şirin’i Ferhat’a vermek istemez. Hacıvat’ın araya girmesi sonucu Şirin’in annesi bir şart koşar. Amasya şehrinde su yoktur eğer Ferhat Elmadağı'nı kazması ile yarıp şehre su getirirse Şirin’i vermeye razı olacaktır.

Ferhat Hacıvat’tan bir külünk bulmasını ister. Hacıvat Karagöz’e giderek bir külünk ısmarlar. Külüngü zamanında yetiştiremeyen Karagöz evden kendi kazmasını getirir. Ferhat dağı kazma ile yararak şehre su getirmesine rağmen Şirin’in annesi Şirin’i vermeye razı olmaz büyücü bir kadın bularak onları ayırmak ister. Büyücü kadın Ferhat’a gelerek Şirin’in öldüğünü söyler. Ferhat büyücü kadını öldürür tam kendi canına da kıymak üzeredir ki Karagöz gelerek Şirin’in ölmediğini söyler ve iki sevgiliyi birbirine kavuşturur ...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:15 pm

LEYLAİLEMECNUN

Leyla ile Mecnun'un [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]ları bir Arap efsanesine dayanmaktadır . Bu efsanede Mecnun mahlasıyla [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle Leyli ( Leyla ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] serüveni anlatılmaktadır .

Söylentiye göre Kays ile Leyla kardeş çocuklarıdır .Küçük yaşta birbirlerini severler . Kays'ın Leyla için söylediği
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] dillerde dolaşır .Leyla'nın babası adını dillere düşürdüğü için kızının Kays'la evlenmesini önler .Leyla b[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]a biriyle evlendirilir .Kays çöllere düşer .Mecnun (deli ) diye anılmaya başlar .Ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölür . Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşar ve o da orada can verir .

Bu efsane Arap edebiyatında X. yüzyılda çok yaygın bir hale gelmiş Mecnun'a ait olduğu söylenen
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]in arasına nesirler de eklenerek hikaye haline getirilmiştir .Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da işlenmiştir . Bunların arasında en ünlüsü Fuzuli'nin yapıtıdır ( 1535)

Aşağıda okuyacağınız küçük hikaye Fuzuli`nin Leyla vü Mecnun adlı mesnevisinden alınmıştır.

Kays bilinen adıyla Mecnun Leyla`nın
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]ından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp Mecnun'a "Namaz kılan birinin önünden geçilmez bunu bilmiyor musun?" diye çıkışır. Mecnun cevap verir "Ben Leyla'nın [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]ından öyle bir hale geldim ki senin burada namaz kıldığını görmedim bile sen nasıl bir [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]la namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun?"

Leyla ve Mecnun'un hikayesi Türk Halk edebiyatının da etkilemiş ve Leyla ile Mecnun adıyla bir Karagöz oyunu haline getirilmiştir .

Karagöz oyunlarında işlenen Leyla ile Mecnun hikayesi ise şöyle :

Oyunun başında Leyla ile Mecnun birbirlerine olan sevgilerini
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]le dile getirirler. Aralarında bir gül ağacı vardır. Zebani gelerek gül ağacını alır ve yerine karaçalı koyar. Karagöz bu karaçalıyı almak isterken zebani Karagöz’ü kaldırıp baş aşağı kara çalının üzerine atar. Hacıvat gelerek Karagöz’e Leyla ile Mecnun’un hikayesini anlatarak Zebani’nin kara çalıyı onları ayırmak için koyduğunu söyler.

Perdeye içinde Leyla’nın babası ve annesinin olduğu bir kervan gelir. Hacıvat onlara bir ev bulur. Daha sonra Mecnun’un babası olan Halepli Haşim gelir. Hacıvat Leyla’nın anne ve babasının olduğu yere ergeç Mecnun’un da geleceğini söyler. Mecnun gelip Leyla’ya olan
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]ını Hacıvat’a anlatır ve ondan yardım ister. Bu esnada bir aslan gelip Karagöz’ün köpeğini yutar. Leyla’nın babası kızını Mecnun’a istemeye gelen Hacıvat’ı kovar. Hacıvat Karagöz’ün ninesi olan Cazu’dan yardım ister. Cazu nine Leyla’nın babasına giderek eğer kızlarını Mecnun’a vermezlerse Leyla’nın öleceğini söyler.

Bunun üzerine Leyla’nın babası kızını Mecnun’a vermek için üç şart koşar. Birincisi Mecnun çok sevdiği dişi ahuyu öldürecektir. İkincisi aslan ile boğuşup onu da öldürmesi. Üçüncüsü ise yedi başlı ejderhayı öldürmesi. Karagöz Mecnun’a bir bıçak verir. Mecnun kendi isteğiyle ahuyu öldürür. Daha sonra aslan ile ejderhayı da öldürür ve koşulları yerine getirmiş olur. Zebani iki sevgilinin kavuşmasını engellemek amacıyla araya yine kara çalı koyarsa da Mecnun bıçağı ile karaçalıyı kesip atar.
Sevgililer birbirlerine kavuşurlar ve kervanla memleketlerine dönerler ...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:15 pm

KEREMİLEASLI

Bu [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] hikayesinin Aşık Kerem ya da Kerem Dede diye anılan Azerbaycan yöresi halk şairinin [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] serüvenini konu eden [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]i halk arasında yayıldıktan sonra adı bilinmeyen halk hikayecileri tarafından bu [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] çerçevesinde oluşturulduğu ileri sürülür .( XVII. yy. )

İsfahan Padişahı'nın oğlu Kerem keşiş kızı Aslı'ya gönül verir .Ancak din ayrılığı yüzünden onunla evlenmesi mümkün olmaz . İlden ile göçen keşişle kızı Aslı'nın ardından uzun yolculuklar yapan delikanlı Halep Paşası'nın emri üzerine Aslı'yla evlendirilir .Ancak düğün gecesi keşişin kızına giydirdiği gömleğin düğmeleri bir türlü çözülmeyince Kerem ah edip yanarak ölür . Onun külleri arasında kalmış kıvılcımla Aslı'da saçlarından tutuşup can verir .

Hikaye boyunca Kerem arkadaşı Sofu'yla birlikte uzun yollar aşar . Anadolu'nun birçok yerini gezer Hanlarda kahvelerde
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] söyler yollara dağlara akarsulara hayvanlara Aslı'ya benzettiği güzellere [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] söyleyerek derdini anlatır .Aslı'yı yakından görebilmek için kızın annesine bütün dişlerini çektirir .

Hikayeye olağanüstü ögeler de karışmıştır .İki sevgilinin doğumları bir dervişin verdiği sihirli elmayla olmuştur .Zorda kalan Kerem'i Hızır kurtarır .Dağlar ırmaklar o şiir söyleyince geçit verir .

Sevgilisine kavuşma yolunda çileler çeken ve onun uğrunda yanan Kerem modern edebiyatta bir ülküye bağlanıp can verebilen kahramanın simgesi sayılmıştır .








Ala gözlerine kurban olduğum
Hep senin derdinden yanar ağlarım
Kime arzedeyim garip halimi
Ellerin yanında görür ağlarım ..

Benden kaçar sevdiğim gayrden kaçmaz
Dahi pek küçüktür aşıkın bilmez
Yalvarsam Mevla'ya dileğim geçmez
Yüzümü yerlere sürer ağlarım ..

Yine düşt'ayrılık vücut şehrine
Yürek mi dayanır dilber cevrine
Sürülünce insan mahşer yerine
Hak'kın divanına durur ağlarım ..

Kerem der bu firkatla yanarsam
Tükenir ömrümüz bir gün ölürsem
Bu hasretle kıyamete kalırsam
Kefenim boynuma sarar ağlarım ...

Aşık Kerem
Sayfa başına dön Aşağa gitmek




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:16 pm

YUSUFİLEZÜLEYHA

Divan edebiyatında birçok şairin mesnevilerine de konu olan bu [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] öyküsü Kur'an-ı Kerim'de "[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]in en güzeli "diye isim bulmuştur . Yusuf sûresinde 98 âyet (4-101) Yusuf Peygamber'in ibretli hayat hikâyesinden söz eder.

Buna göre Yusuf Peygamber'in on bir erkek kardeşi vardır. Olağanüstü bir güzelliğe sahip olan Hz.Yusuf babası tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri gezinti için kıra götürürler ve kuyuya atarlar. Babalarına ise kanlı elbiselerini gösterip onu kurdun yediğini söylerler. Yoldan geçen bir kervan su çekerken Yusuf'u bulur ve Mısır'da Hazine Bakanı olan Azîz'e köle olarak satarlar.

Sarayda ihtimamla yetişen Hz.Yusuf 'a Azîz'in karısı Züleyha aşık olur ve onu yasak ilişkiye çağırır.Hz.Yusuf ona şöyle cevap verir: "Allah'a sığınırım. Efendim bana iyi baktı. Doğrusu zulüm yapanlar kurtuluşa eremez." Yüce Allah o arada Hz.Yusuf'un da Züleyha'yı arzuladığını ancak ihlâslı bir kul olması yüzünden Yusuf'un bu kötülük ve fuhuştan korunduğunu belirtir.

Eşinin haksız olduğunu tespit eden Azîz olayın hiç bir şey olmamış gibi kapanmasını istemişse de dedikodunun önü alınamamıştır. Bunun üzerine Züleyha dedikodu yapan hanımları yemeğe davet etmiş ve Yûsuf'u onların yanına çağırarak ş
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]ınlık içinde meyve bıçakları ile ellerini kestiklerini görmüştür. Bununla âşık olmakta haklı olduğunu göstermeye çalışan Züleyha Yusuf'un kendisine ilgi göstermemesi üzerine onun hapse atılmasını istemiştir.

Güzel bir kadının cinsel isteklerine uymak yerine yıllarca hapiste kalmayı tercih eden Hz.Yusuf bu konuda şöyle dua etti: "Rabbim bana göre zindan bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara kayarım ve câhillerden olurum." Rabbi onun duasını kabul etti ve onların düzenlerini ondan savdı.

Mısır hükümdarı bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Yorumcular bu rüyaya anlam veremediler. Bu arada zindanda bulunan Hz.Yusuf isabetli rüya yorumları ile ün yapmıştı. Kral onu yorum için saraya çağırdı. Ancak Yusuf Züleyha konusunda iftiraya uğradığını bu eski davanın görülerek sonuca bağlanmasını istedi. Böylece temize çıktıktan sonra rüyanın yorumunu yapabileceğini söyledi. Gerçekten sorguya çekilen Züleyha ve dedikoducu kadınlar doğruyu söylediler. Hz.Yusuf belge ve delillerle temize çıkınca rüyayı şöyle yorumladı:

Yedi yıl çok bolluk ondan sonra da yedi yıl kıtlık yılları gelecek. Kral tedbir olarak ne yapmak gerektiğini sorunca Hz.Yûsuf ekonomik ve mali işlerin başına kendisi getirildiği takdirde bu kıtlık ve darlık yıllarına çare bulabileceğini söyledi.Bu göreve getirilen Hz.Yusuf ilk bolluk yıllarında halkı tasarrufa teşvik etti tüm fazla hububatı depolara yerleştirdi. Bu arada halk ellerindeki altın gümüş gibi değerli eşyasını da Hz.Yusuf 'un emanet depolarına teslim etmişti. Bunların eline emanet bıraktıkları şeylerin miktar ve niteliklerini belirten makbuzlar veriliyordu. İşte bu makbuzlar J. Dobretberger gibi iktisatçıların belirttiği gibi M. Ö. 1600 yıllarında Ortadoğu' da elden ele kâğıt para gibi dolaşmaya başlar.

Rivayete göre Mısır Melik'i Hz. Yusuf'a taç giydirmiş kılıç kuşatmış ve inci ile yakut işlemeli bir taht yaptırmıştır. Ancak Hz.Yusuf son ikisini kabul etmekle birlikte taç giymeyi kendisinin ve atalarının giydiklerinden olmadığını söyleyerek reddetmiştir. Ülke kısa sürede Hz.Yusuf 'un adaletli yönetimi ile onun nüfuz ve iktidar alanına girmiştir. Bu arada Hazine Bakanı Aziz vefat etmiş eşi Rail diğer adı ile Züleyha Melik tarafından Yusuf'la evlendirilmiştir. Bir mucize olarak gençleşen Züleyha kocası iktidarsız olduğu için kız olarak Yusuf'la gerdeğe girmiştir. Bunun üzerine Yusuf Züleyha'ya "Bu şekilde meşru olarak evlenmemiz senin haram olarak istediğinden daha iyi değil mi?" diyerek helal ile haram arasındaki farka dikkat çekmiştir. Züleyha'nın Yusuf'tan Efrâim ve Menşa adlarında iki oğlunun dünyaya geldiği nakledilir...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:16 pm

BOŞKAİLEADMİRA

Boşka ve Admira Yugoslavya parçalanmadan önce Saraybosna'
da yaşayan iki genç. Admira Müslüman Boşka ise Sırp bir aileden. Ama ikisi de Saraybosnalı. Çocuklukları aynı mahallede geçer. Lise yıllarında bu iki genç birbirlerine aşık olup nişanlanırlar. 1992 yılının ilkbaharında Boşka ve Admira evlilik planları yaparken Bosna'da savaş başlar.

Bu tarihten itibaren bu iki insanın hayatlarına anlam kazandıran birçok şey savaşın acımasız ellerinde bir bir yok olup gider. Önce Sırp ordusunun Bosna'yı talan edip masum ve savunmasız insanları toplama kamplarında katletmelerini seyrederler. Sonra birlikte büyüdükleri insanların birbirlerine düşman oluşuna oynadıkları sokakların yaşadıkları evlerin yıkılışına şahit olurlar. Bütün bu karmaşanın içinde Boşka ve Admira'nın sarılıp tutundukları iki şey vardır: birbirlerine olan sevgileri ve Saraybosna'ya tutkunlukları.

Birçok Saraybosnalı gibi Boşka ve Admira da hazırlıksız ve savunmasız yakalanırlar Sırp kuşatmasına. Yine de şehri terketmezler. Bu arada Boşka'nın birçok arkadaşı Saraybosna'yı çevreleyen Sırp çetelerine katılırlar ve Boşka'nın da katılması için baskıda bulunurlar. Boşka her seferinde reddeder.

Admira ile birlikte Saraybosna'da kalıp şehirdeki yaşlı ve düşkünlere yardım ederler. Onlar için yiyecek kuyruklarında beklerler. Kışın evlerine odun taşırlar. Kuşatma çemberi gün geçtikçe daha da daralır. Yaşam daha da zorlaşır. Bunun üzerine yaşadıkları yeri terkedip şehrin merkezine yerleşirler. Bu arada Boşka'nin ailesi Sırbistan'a göçer.

Boşka ve Admira'nın Saraybosna'da verdikleri yaşam mücadelesi iki yıl sürer. Bu arada evlenirler de. 1994 ilkbaharında Sırbistan'a Boşka'nin ailesinin yanına gitmeye karar verirler. Saraybosna'nın giriş-çıkışlarını tutan Sırp askerlerinden ve şehri savunan direniş gruplarından izin alırlar.

Geçiş günü gelir. Boşka ve Admira önce Admira'nın ailesini ziyaret edip onlarla vedalaşırlar. Sonra askerlerin onlara söylediği geçis noktasına doğru yürürler. İkisi elele kilit noktasındaki köprüyü geçerler. Köprüden sonra bir iki adım attıkları sırada birkaç el silah sesi duyulur. Boşka ve Admira yere düşerler.

O anda mı ölürler yoksa daha sonra mı bilinmez. Fakat ölümde bile rahat bırakmaz savaş Boşka ile Admira'yı. Kimse yanaşamaz yanlarına on gün boyunca. Ailelerin girişimleri sonuçsuz kalır. Ne şehri savunan direniş grupları ne de Sırp askerleri kimseyi yaklaştırmazlar yanlarına. Boşka ve Admira kurtlara köpeklere yem olurlar. Olay büyür televizyona gazetelere yansır. On gün sonra Boşka ve Admira'dan geriye kalanlar aileler tarafından alınıp gömülür. Kurşunlari hangi tarafın ateşlediği bulunamaz. İki taraf da birbirlerini suçlarlar ..

İlknur SAYIBAS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:16 pm

TAHİR İLE ZÜHRE
Padişah kızı Zühre ile Vezir oğlu Tahir'in ölümle biten
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] serüvenini anlatan bir Türk halk hikayesidir. Sevgililerin birleşmesini Zühre'nin annesi var gücüyle engelller . Sürgüne gönderilen Tahir sevgilisi b[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]asıyla evlendirileceği sırada gizlice döner .Ama delikanlı öldürülür . Tahirin öldürüldüğünü duyan Zühre'de kendini öldürür .

Tahir ile Zühre'nin Karagöz oyununda anlatılışı da şöyle :

Zühre’nin babası Hacıvat’a bir kahya aradığını söyler Hacıvat da Karagöz’ün bu işi yapabileceğini söyler. Karagöz eve kahya olarak girer. Tahir ile Zühre birbirlerini çok sevmektedirler. Zühre’nin babasının yanında kahya olan Tahir’in babası ölürken Tahir ile Zühre’nin evlenmelerini vasiyet etmiştir. Zühre’nin babası da evlenmelerini istemektedir. Tahir ile Zühre’yi yanına çağırarak bu fikrini onlara da söyler. Karısının da onayını almak için durumu ona da anlatır. Bu fikri kabul etmeyen Zühre’nin üvey annesi sonradan kabullenmiş gibi görünür. Odasına gittikten sonra Karagöz’ü odasına çağırarak Tahir’i kendisinin sevdiğini söyler.

Zühre ile evlenmesine engel olması için kocasına büyü yaptırır Karagöz’e para vererek büyüyü kocasının sarığının içine koymasını ister. Karagöz Zühre’nin babası uyurken büyüyü sarığının içine koyar. Zühre’nin babası uyandığında evlenme işinden vazgeçtiğini söyler. Tahir bu sevdadan vazgeçmeyeceğini söyleyince Zühre’nin babası seymenleri çağırarak Tahir’i Mardin’e sürgüne gönderir. Bir süre sonra Tahir kaçıp geri gelir ve Karagöz’e bu işi düzeltmesi için yalvarır. Karagöz bir punduna getirip Zühre’nin babasının sarığından büyüyü çıkarır. Birden kendine gelen Zühre’nin babası kızını Tahir’e vereceğini söyler. Olan biteni Zühre’nin babasına anlatan Karagöz iki sevgilinin kavuşmasını sağlar...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek




Kayıt tarihi : 01/01/70
Aktiflik :
998 / 999998 / 999

Deneyim :
998 / 999998 / 999

Saygınlık :
998 / 999998 / 999

Seviye :
100 / 100100 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:16 pm

ARZU İLE KANBER

Birbirlerini kardeş sanarak büyüyen iki gencin asklarini anlatan ve 17. yüzyilda ortaya çiktigi sanilan Türk halk öyküsü. Konusu söyledir: Bir kervan yolda eskiya baskinina ugrar. Baskindan yalniz küçük bir erkek çocugu sag olarak kurtulur. Bir aile tarafindan evlatlik olarak alinan çocuga Kanber adi verilir. Bir süre sonra bu ailenin bir kiz çocugu olur adini Arzu koyarlar. Iki çocuk birbirlerini kardeş sanarak büyürler. Bir süre sonra aralarında ilgi veyakınlık başlar. Kardeş olmadiklarını ögrenince de evlenmek isterler. Arzu"nun annesi bu evlilige karsi çıkar ve kızını zengin bir tüccarla evlendirir. Ama adam kisa bir süre sonra ölür.Arzu ile kanber evlenmek için yeniden uığrasırlarsa da anne engel olur. Asıklar bir rastlantı sonucu birbirlerini bulurlar. Kavusmanin heyecaniyla ikisi de bayilir. Sürekli olarak kızını izleyen kötü yürekli anne onlari gene ayırmak ister ama gençlerin çevresi su ile kaplandigindan yanlarina ulasamaz. Az sonra iki sevgilinin gögüslerinden birer güvercin çikarak uçar ve böylece ikisi de orada can verirler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:48 pm

Bozkurt Destanı




[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Bozkurt Destanı, bilinen en önemli
iki
Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon
Destanı'dır; ayrıca Ergenekon Destanı'nın, Bozkurt Destanı'nın devamı
olması güçlü bir olasılıktır). Bu destan bir bakıma
Türkler'in soy kütüğü ve var olma
öyküsüdür. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var
oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı,
Bilge Kagan'ın Orkun Anıtları'ndaki ünlü vasiyetinin ilk
sözleri olan
"Ben,
Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge
Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum."

tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve
ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır. Destan,
Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Bozkurt Destanı'nın iki ayrı
söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant arasındaki fark
azdır ve Çinliler'ce yazıya geçirilirken ad ve
sözcüklerin Çince'ye uydurulma gayreti
yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi araştırmacılar,
Türkler'le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant
sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt
efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu
destan, Hunlar çağındaki Usun Türkleri'nin bir efsanesidir.
Bu efsane, Hunlar ve Kurt adlı bölümde anlatılmıştır. Bozkurt
Destanı, Çin'de hüküm sürmüş Chou
hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine
Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde
kayıtlıdır.


Bozkurt'tan türeyiş efsaneleri,
Türk
mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür.
Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca
yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk
özelliğini taşıyan birçok efsanede bu motifi bulmak
mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı'na
göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında
oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir.
Batı Denizi'nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir
göl olması da muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek
çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa
atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu
tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.

Türkler'in
yeniden
türeyişlerini anlatan
bir destan olan Bozkurt Destanı'nın özeti aşağıda verilmiştir:


"...Türkler'in ilk ataları Batı
Denizi'nin batı
kıyısında otururlardı. Türkler, Lin ülkesinin ordularınca
yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün
Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük
demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız
kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye.
Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu
öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar
içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir
bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker)
lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi;
hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle,
Türkler'in kökü tümüyle kazına... Düşman
çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat
dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden
kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her
yanı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya
götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova
vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dörtbir
yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun
yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle,
avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda
çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve
Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10
çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan
kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve
çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar,
atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular,
dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları
atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt
başlı bir sancak dalgalandırdılar..."


Bu efsaneden anlaşıldığına göre,
Türkler'in ilk yurtları, Orta Asya'nın batısına yakın bir yerde
idi. Türkler, Turfan'ın kuzey dağlarına daha sonra
göçmüşlerdi.

Çin tarihlerinin de yazmış olduğu
Bozkurt
destanı, burada bitmektedir. Çinliler daha sonra nelerin
olduğunu açık olarak yazmıyorlar. Bu efsanenin son
bölümü, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz
Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri
ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile
ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan
imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük
ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane
alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir.
Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir.
Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir
madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan
çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları
da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka
devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları,
demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler,
demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan
kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Oysa
Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'ın
yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile
Moğollar'ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi
bilmediklerini belirtir. Moğollar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında
Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Ayrıca Bozkurt,
Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı
köpektir.

Asya Büyük Hun Devleti'nde,
bizzat Hun
hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en
önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata
Mağarası
'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini
törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı
törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı
geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan
kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Asıl
önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara
inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir.
Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı
bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.

Az önce bir özetini vermiş
olduğumuz
Bozkurt Destanı, Türk kültürü'ne derinlemesine etki
yapmıştır. Bugünkü Moğolistan'ın Bugut mevkiinde bulunmuş
olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler'den kalma Bugut
Anıtı
'nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa
süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır. Ayrıca
Özbekistan'da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve
bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:49 pm

Ergenekon Destanı






Ergenekon
Destanı, Büyük Türk Destanı'nın bir parçasıdır.
Kök-Türkler çağını
konu alır. Ergenekon Destanı'nın, Türk destanlarının içinde
ayrı ve seçkin bir
yeri olup, en büyük Türk destanlarından biridir.
Ergenekon Destanı'nın, Türk
toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile
Anadolu'nun dağlık
köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi
görülmektedir.


Ergenekon
Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana
çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın
serbestçe genişletilmiş biçimidir
diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen
Türk soyu,
Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve
büyüyüş dönemlerini
anlatmıştır.


Çin
tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği
yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi'nin devamı, Ergenekon
Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında
moğollaştırılmıştır. Ancak
bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça
Kök Türkler ile ilgilidir.


Kök
Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş
ve 200 yıl
yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir
devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane
alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir.
Ayrıca, Ergenekon
Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda
demirci, dağda
demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek
Bozkurt'un
önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki,
Göktürkler'in
ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka
devletlere silah
olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle
dolu dağların
eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne
çıkmışlardı. Sonradan
kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir.


Göktürkler'in
temel
toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin
bulunduğu bir
yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve
Türkler tarafından
mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk
savaş endüstrisinin en önemli
özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler'in
işlettikleri demir ocakları ve
dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden
ürettikleri kılıç, kargı, bıçak
gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek,
orak gibi tarım
araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa,
Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra,
yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran
Moğollar, demirciliği
bilmezlerdi.


Cengiz
Han zamanında Moğollar'a elçi olarak
gönderilen Çin'deki
Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu ''Meng-Ta
Pei-lu'' adlı ünlü
seyahatnamesinde, Moğollar'ın Cengiz Han'dan önce maden işlemeyi
bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını,
Moğollar'a demir
silahların Uygur Türkleri'nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten
Moğollar,
demirciliği Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Aslında
demircilik, o çağın
Moğol düşüncesine göre büyücülere
özgü korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt,
Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı
köpektir
.


Ergenekon
Destanı'nda Türkler, Ergenekon ovasından
çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da
dağların demir madeni
içeren bölümlerini eritip bir geçenek
açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek
için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve
yetmiş deriden yetmiş körük
yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları
ile
birlikte, Türkler'in mitolojik sayılarındandır. Moğollar'ın
mitolojik sayıları
ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer
verilmesi, bu
efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu,
Türkler'e ait olduğunu
gösterir.


Mağaralar,
Türk mitolojisinde ve Türk halk
düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca
Göktürk efsanelerinde,
Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu'daki masallarda da
böyledir.
Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki
motiflerin ufak
değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de
bulabiliriz. Hatta
islami hikayelerde bile:


Bir
Anadolu efsanesinde Muhammed Hanefi
(
Hz.
Ali'nin Hz. Fatma'dan sonra evlendiği ve bu evlilikten olan dört
çocuğundan biridir. Diğer Çocukları; ise Ümmü
Gülsüm, Zeynep ve Kasım'dır)
, önüne
çıkan bir geyiği kovalar. Geyik
bir mağaradan içeri
girer. Muhammed Hanefi de geyiğin arkasından mağaraya girer. Mağaradan
geçerek
büyük bir ovaya varır ve burada Mine Hatun'la karşılaşır.
Dikkat edilirse, bu
Anadolu efsanesindeki mağara, Bozkurt'un hayatta kalan tek Türk
gencini
götürdüğü mağaranın ve mağaradan çıkılan ova
da yine Bozkurt Destanı'ndaki
kurdun, yaşayan tek Türk gencini mağaradan geçerek
götürdüğü ovanın aynısıdır.
Ayrıca yine bu ova, Ergenekon Destanı'ndaki Kayı ile Tokuz Oguz'un yurt
tuttukları ovanın aynısıdır.




Altay
Türkleri'nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon
destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay
efsanesinde, bir bahadır
avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda
bir
Bakır-Dağ'ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış
olan dağ birden
açılır ve geyik açılan delikten içeri girer.
Genç bahadır da geyiği izler. Az
sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü
canavarla, iyi yürekli
yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay
efsanesinde de aynı
mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve
bu Altay
efsanesi, Muhammed Hanefi'nin efsanesine belirgin bir biçimde
benzemektedir.
Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha
mitolojik biçimde olanları
da vardır.


Asya
Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının
başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en
önemlisinde, devletin ileri
gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın
başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı
gösterilir. Aynı törenler,
Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen
Ata Mağarası, Bozkurt'un
Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve
Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır.
Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor. Tabgaçlar da
kayaları mağara
biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına
kurban sunarlardı. Bu
kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları
dikilir, o bölgede kutsal
bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise,
bütün milletçe bunlara
inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca,
Aybek
üd-Devâdârî'nin anlattığı, Türkler'in
kökenine ilişkin ''Ay Ata Efsanesi''nde
de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de,
Türkler'in ilk
atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi'ndeki
mağara,
ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür.


Ergenekon
Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift
sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp
çoğaldıkları, etrafı aşılmaz
dağlarla çevrili kutsal toprakların
öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir
çizgisi, Türkler'in demircilik geleneğidir. Maden işlemek,
demirden ve en iyi
çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve
övüncü idi. Ergenekon
Destanı'nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan
kahramanlarını da
ölümsüzleştirmişlerdir.


Ergenekon
Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu
Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından
saptanmıştır.
Reşideddin, ''Câmi üt-Tevârih'' adlı eserinde
Ergenekon Destanı ile ilgili
geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği
gibi-
bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır
(Ergenekon
Destanı'nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin
Ögel'in, Türk
Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler
vardır).


Ergenekon
Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın
17.yy.da yazmış bulunduğu ''Şecere-Türk'' (Türkler'in Soy
Kütüğü) adlı esere de
kaydedilmiştir.


Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki
Anadolu'yu, Ergenekon'a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır.


Ergenekon
Destanı'nda Bozkurt, öteki Türk
destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez
Türkler'e yol
göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır.


Bir
rivayete göre Türkler, Ergenekon'dan 9 Martta
çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz
Bayramı) olarak
verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon'dan çıkış işlemleri 9
Martta başlamış, 21
Martta da tamamlanmıştır.












Destan
aşağıda özetlenmiştir:


Türk
illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen,
Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri
kıskandırıyordu.
Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine
yürüdüler. Bunun üzerine
Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya
topladılar; çevresine hendek kazıp
beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün
savaştılar. Sonuçta
Türkler üstün geldi.


Bu
yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları,
beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki:


"Türkler'e
hile
yapmazsak halimiz yaman olur !"


Tan
ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını
bırakıp kaçtılar. Türkler,


''Bunların
gücü
tükendi, kaçıyorlar'' deyip
artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i
görünce birden döndü. Vuruşma başladı.
Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre
öldüre çadırlarına geldi.
Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara
kıl çadır bile
kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan
geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.


O
çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın
da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm
çocukları öldü. Kayı
(Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz
Oguz
(Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz
Oguz
tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar,
atlarına atlayarak
kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada
düşmandan kaçıp gelen develer, atlar,
öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler:
"Dörtbir yan düşman dolu.
Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt
tutalım, oturalım."
Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.


Geldikleri
yoldan başka yolu olmayan bir yere
vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at
olsun güçlükle
yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp
paramparça olurdu.


Türkler'in
vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar,
türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri
görünce, ulu Tanrı'ya
şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın
sütünü içtiler. Derisini
giydiler. Bu ülkeye "ERGENEKON" dediler.


Zaman
geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un
birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu
oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu.
Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma
çocukların bir bölümüne
Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken.
Yıllar yılı bu iki yiğidin
çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar,
çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan
dört yüz yıl geçti.

Dört
yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli
çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak
için kurultay topladılar. Dediler ki:


"Atalarımızdan
işittik; Ergenekon dışında geniş
ülkeler, güzel
yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların
arasını
araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan
çıkalım. Ergenekon dışında kim bize
dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz
de onunla
düşman olalım."


Türkler,
kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan
çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir
demirci dedi ki:


"Bu
dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek,
belki
dağ bize geçit verir."


Gidip
demir madenini gördüler.
Dağın geniş yerine
bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını,
üstünü, yanını, yönünü
odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş
büyük körük yapıp, yetmiş yere
koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler.
Tanrı'nın yardımıyla demir dağ
kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli
yol oldu.


Sonra
gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden
geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde
dikildi, durdu. Herkes anladı
ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da
Türk milleti. Ve Türkler,
Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal
gününde
Ergenekon'dan çıktılar.


Türkler
o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün,
Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük
törenler yapılır. Bir parça demir
ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla
tutup örse koyar,
çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de
aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.


Ergenekon'dan
çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı
Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi.
Börteçine bütün illere elçiler
göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını
bildirdi. Ta ki, eskisi gibi,
bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi
iyi karşıladı,
Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı
çıktı. Karşı çıkanlarla
savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni
dört bir yana egemen
kıldılar.

Türk
Beğleri, Ergenekon'dan Çıkış Gününü Kızgın Demir
Döğerek Kutluyorlar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:51 pm


Oğuz Kağan Destanı





OĞUZ KAĞAN


Madem ki ben kağanınız
oldum,
ordumuzun kargıları demirden bir orman,
gökyüzü otağımız ve güneş tuğumuz olacaktır...



Oğuz Kağan Destanı, Hun
Türklerinin destanıdır. Fakat bu destanın bugün elimizde bulunan
parçası, İslâmiyet'ten sonra, 13. yüzyılda, Uygur Türkçe'siyle yazıya
geçirilmiştir. Aslında destan çok uzundu. Bugün "Dede Korkut Hikâyeleri"
diye bildiğimiz yazılar, o destanın İslâmi geleneğe adapte edilmiş
bölümlerinden başka bir şey değildir. Aşağıda bugünkü Türkçe ile
sunacağımız ve apayrı bir bölüm olarak yazıya geçmiş parça,
İslâmiyet'ten sonra yazılmış olmasına rağmen, orijinalliğini oldukça
korumuştur. Oğuz Destanı'nın bu ayrı bölümünün bugün tek bir yazma
nüshası vardır, o da Paris'teki "Bibliothegue Naionale"dedir. Bu
kütüphanenin "Türkçe Eserler" seksiyonunda 1001 numara ile kayıtlı
bulunuyor.

Bu yazma günümüz Türkçesine Reşid Rahmeti Arat tarafından çevrildi ve
1936'da yayınlandı. Daha sonra 1970 yılında Millî Eğitim Bakanlığı'nın
"1000 Temel Eser" dizisinde, Muharrem Ergin'in açıklayıcı önsözü ile,
Uygurca metin de eklenerek tekrar yayınlandı.

Destanın kahramanı Oğuz Kağan'ın, Asya Hunlarının en büyük, en ünlü
kağanı olan Mete (Motun) olduğunda birçok tarihçi birleşiyor. Belki bu
destan Mete'den evvel de vardı. Mete'nin ünü, kahramanlıkları ve
hayatının Oğuz Kağan'ın hayatına benzemesi, Oğuz Kağan'ın aslında Mete
olacağını düşündürmüştür.

Türkler, İslâmiyet'ten önce de, sonra da Oğuz Kağan'ı ata saymışlardır.
Tarih, Hunlar'dan Osmanlılara kadar bütün Türklerin, Horasan,
Azerbaycan, Irak, Anadolu, Balkanlar, Kırım, Ukrayna, Kuzey Afrika'da
devlet kurmuş Türk topluluklarının hep aynı Hun-Oğuz birliğinin
torunları olduğunu gösteriyor.

Oğuz Kağan'ın annesi Ay Kağan idi. Destan, Ay Kağan'ın Oğuz'u doğurduğu
günden başlıyor ve Oğuz Kağan'ın yaşlanıp büyük Türk ilini oğullarına
paylaştırması ile sona eriyor. Fakat tekrar edelim: Bu destanın sadece
bir bölümüdür. Başından, ortasından ve sonundan eksiklikler çoktur.
Umarız bir gün tam metin bulunur.









Minyatürdeki Oğuz :
Türk milletinin ilk ve büyük hakanı OĞUZ HAN'ı gösteren bir minyatür.







Oğuz Kağan Destanı


...Günlerden bir gün,
Ay Kağan'ın gözü parladı, doğum sancıları başladı ve bir erkek çocuk
doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök gibi parlaktı. Ağzı ateş kızılı, gözleri
ela, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi.

Bu çocuk anasının göğsünden bir defa süt içti, bir daha içmedi. Çiğ et,
aş ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü,
oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi (kuvvetli), beli kurt beli gibi (ince),
omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı vücudu gibi (kuvvetli) ve bütün
vücudu tüylü idi. Yılkı güder, ata biner, av avlardı. Günlerden,
gecelerden sonra yiğit (delikanlı) oldu.

O çağda, o yerde bir ulu orman vardı. Bu ormanda dereler, gözeler çoktu.
Buraya gelen avlar, uçan kuşlar da çoktu. Ormanın içinde bir de büyük
bir canavar vardı: Yılkıları, insanları yiyen, çok büyük yaman bir
canavar! (metinde gergedan olarak geçiyor). Bu canavar, halkı ağır bir
eziyetle ezmiş, sindirmişti.

Oğuz Kağan çok cesur yiğitti. Bu canavarı avlamak istedi ve günlerden
bir gün ava çıktı. Kargı, yay, ok, kılıç, kalkanla atlandı (ve canavarı
bulmak için ormana gitti).

(Önce) bir geyik yakaladı. Onu söğüt çubukları ile bir ağaca bağlayarak
bırakıp gitti. Sabahleyin tan ağarırken yine geldi. Gördü ki canavar
geyiği kapmış.

(Oğuz Kağan bu defa) bir ayı yakaladı. Onu, altın kemeri ile ağaca
bağladı ve gitti. Ertesi sabah, tan ağaran çağda yine geldi. Gördü ki
canavar ayıyı da almış, götürmüş.

(Bu defa) o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar gelip, başı ile
Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile canavarın başına vurarak onu
öldürdü. Kılıçla başını keserek, alıp gitti.

Tekrar (aynı yere) geldiği zaman gördü ki bir sungur (aladoğan)
canavarın içerisini (iç organlarını) yemektedir. Yay ile, ok ile sunguru
öldürdü, başını kesti. Ondan sonra dedi ki: Canavar geyiği yedi, ayıyı
yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi,
yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı.

Gene günlerden bir gün, Oğuz Kağan bir yerde Tanrı'ya yalvarmakta idi.
Karanlık bastı ve gökten bir gök (mavi) ışık düştü. Güneşten, aydan daha
parlak bir ışıktı. Oğuz Kağan (bu ışığa doğru) yürüdü. Gördü ki, ışığın
ortasında bir kız oturuyor. Çok güzel bir kız. Başında ateşli ve parlak
bir beni yardı. Altın kazık (demir kazık yıldızı) gibiydi. Öyle güzel
bir kızdı ki, gülse mavi gök gülüyor, ağlasa mavi gök de ağlıyordu.

Oğuz Kağan onu görünce usu (aklı) gitti. Onu sevdi ve aldı. Onunla yattı
ve dileği oldu. Kız hamile kaldı.

Günlerden gecelerden sonra (kızın gözleri) parladı. Üç erkek çocuk
doğurdu. Birincisine Gün, ikincisine Ay, üçüncüsüne de Yıldız adını
koydular.

Gene bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde, bir göl ortasında bir ağaç
gördü. Ağacın kovuğunda bir kız vardı. Yalnız oturuyordu. Çok görümlü
(güzel) kızdı. Gözü gökten daha gök (mavi) idi. Saçları dere gibi
dalgalı, dişleri inci gibiydi. O kadar güzeldi ki, yeryüzü insanları onu
görse "Ay ay, ah ah, ölüyoruz!" diye sütten kımız olurlardı.

Oğuz Kağan onu gördükte usu (aklı) gitti, yüreğine od düştü. Onu sevdi,
aldı. Onunla yattı, dileği oldu. Kız dölboğa (hamile) kaldı.

Günler ve gecelerden sonra (bu hatunun da) gözleri parladı ve üç erkek
çocuk doğurdu. Birincisine Gök, ikincisine Dağ, üçüncüsüne Deniz adını
koydular.

Ondan sonra Oğuz Kağan büyük bir toy verdi. Halka yarlıg gönderdi.
Çağırılan halk, birbirine danıştı ve geldi. Oğuz Kağan kırk masa ve kırk
sıra yaptırdı. Türlü yemekler, türlü şaraplar, tatlılar, kımızlar
yediler ve içtiler.

Toydan sonra Oğuz Kağan beğlere ve halka yarlıg verdi. Dedi ki:

Ben sizlere oldum kağan,
Alalım yay ile kalkan,
Nişan olsun bize buyan,
Bozkurt olsun bize uran,
Demir kargı olsun orman,
Av yerinde yürüsün kulan,
Daha deniz, daha müren,
Güneş tuğ olsun, gök kurıkan.


Gene ondan sonra, Oğuz Kağan dört yöne yarlıg yolladı. Bildiriler
bildirdi ve elçilerine verip gönderdi. Bu bildiriler şöyle yazılmıştı:

"Ben Uygurlar'ın kağanıyım, yerin dört
bucağının kağanı olsam gerektir. Sizlerden baş eğmenizi istiyorum. Kim
benim ağzıma bakarsa (ağzımdan çıkan emirlere uyarsa), hediyelerini
kabul eder, onu dost bilirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim, onu
düşman tutar, çeri çıkarıp baskın yapar ve astırırım, yok ederim!"


Gene o çağda, sağ yanda, Altın Kağan denen bir kağan vardı. Bu Altın
Kağan Oğuz Kağan'a elçi gönderdi. Pek çok altın, gümüş, yakut taşlar,
pek çok mücevher yollayarak bunları Oğuz Kağan'a saygı ile sundu. Onun
emirlerini dinledi ve iyi vergilerle dostluğunu sağladı.

Sol yanda Urum denen bir kağan vardı. Bu kağanın çerileri çok çok,
balıgları (şehirleri) çok çok idi. Bu Urum kağanı Oğuz Kağan'ın
yarlığını (buyruğunu) dinlemezdi. "Ben onun
sözünü tutmam"
derdi.

Oğuz Kağan gazaba gelerek onun üzerine yürümek istedi. Tuğlarını
kaldırıp askeriyle onun üzerine yürüdü.

Kırk gün sonra Muz Dağ (Buz Dağ) denen dağın eteğine geldi. Burada
çadırını kurdurdu ve uyudu.

Ertesi gün, tan ağarırken, Oğuz Kağan'ın çadırına güneş gibi bir ışık
girdi. O ışıktan gök tüylü, gök yeleli, büyük bir erkek kurt çıktı. O
kurt, Oğuz Kâğan'a dedi ki, "Ey, ey Oğuz! Sen
Urum üzerine yürümek istiyorsun, ey ey Oğuz, ben de senin önünde yürümek
İstiyorum!"


Ondan sonra Oğuz Kağan çadırını durdurdu ve gitti. Gördü ki çerinin
önünde gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt yürümekte ve kurdun
ardı sıra ordu ilerlemektedir.

Gök tüylü, gök yeleli bu büyük kurt, bir nice gün gittikten sonra durdu.
Oğuz dahi çerisi ile durdu. Burada İtil Müren denen bir deniz vardı. Bu
itil Müren'in yanında, bir kara dağ önünde vuruşgu (vuruşma, çarpışma)
oldu. Okla, kargı ile, kılıçla vuruştular.

Çerilerin arasında vurulan çok oldu. Halkın gönüllerinde kaygı çok oldu.
Tutuşma ve vuruşma öyle yaman oldu ki, İtil Müren'in suyu zencefre gibi
kıpkızıl oldu. Oğuz Kağan yendi. Urum Kağan kaçtı.

Oğuz Kağan, Urum Kağan'ın kağanlığını ve halkını aldı. Ordusuna canlı
cansız pek çok ganimet düştü.

Urum Kağan'ın bir kardeşi vardı. Adı Uruz Beğ idi. Bu Uruz Beğ, oğlunu
dağ başında, derin ırmak arasında, iyi tahkim edilmiş bir şehre yolladı.
Dedi ki: "Şehri korumak gerek, sen şehri iyi
sakla (koru), vuruşgulardan sonra bize gel."


Oğuz Kağan bu şehre yürüdü. Uruz Beğ'in oğlu ona çok çok altın, gümüş
yolladı. Dedi ki: "Ey Oğuz Kağan, sen benim
kağanımsın. Babam bana bu şehri verdi ye 'şehri korumak gerek, şehri
benim için sakla ve vuruşgulardan sonra gel' dedi. "Babam sana kızdı ise
bu benim suçum olur mu? Ben senin buyruğunu yerine getirmeye hazırım.
Bizim kut'umuz (devletimiz, mutluluğumuz) senin kut'un olmuş. Bizim
uruğumuz (soyumuz) senin ağacının yemişindendir. Tanrı sana yer verip
buyurmuştur. Ben sana başımı, kut'umu (devletimi) veriyorum. Sana vergi
verir, dostluktan çıkmam"
dedi.

Oğuz Kağan yiğidin sözlerini güzel gördü, sevindi ve:
"Bana çok altın yollamışsın, şehri iyi saklamışsın
(korumuşsun)"
dedi. Onun için ona Saklap adını koydu ve
dostluk gösterdi.

Ondan sonra Oğuz Kağan çeri ile gene İtil denen ırmağa-geldi, İtil büyük
ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve "İtil suyunu
nasıl geçeriz?"
dedi.

Çeri arasında iyi bir beğ vardı. Adı Uluğ Ordu Beğ idi. Akıllı bir erdi.
Gördü ki bu yerde çok çok ağaç var. O ağaçları kesti, üzerlerine yatıp
geçti.

Oğuz Kağan sevindi, güldü ve: "Sen burada beğ
ol, senin adın Kıpçak (oyulmuş ağaç) olsun"
dedi.

Yine ilerlediler. Ondan sonra Oğuz Kağan, gök tüylü, gök yeleli erkek
kurdu tekrar gördü. Gök Kurt Oğuz Kâğan'a dedi ki:

"Şimdi sen çeri ile burada atlan, atlanıp halkı
ve beğlerini götür, ben önden yürüyüp sana yol göstereceğim."

Tan ağardığında Oğuz Kağan gördü ki erkek kurt çerinin önünde
yürümektedir. Sevindi, ilerledi.

Oğuz Kağan bir alaca aygır ata binerdi. Bu aygır atı çok severdi. Yolda
bu aygır gözden yitip kaçtı. Burada büyük bir dağ vardı. Bu dağın
üstünde de don ve buz vardı. Dağın başı soğuktan ap-aktı. Onun için adı
"Buz Dağ"dır Oğuz Kağan'ın atı işte bu Buz Dağ'ın içine kaçtı. Oğuz
Kağan çok üzüldü.

Çeri arasında, kahraman bir er beğ vardı. Ne Tanrı'dan ne şeytandan
korkardı. Yürüyüşe, soğuğa dayanıklı bir erdi. O beğ dağa girdi, yürüdü.
Dokuz gün sonra Oğuz Kâğan'a aygır atı getirdi. Buz Dağ çok soğuk
olduğundan, o beğin vücudu karla kaplanmıştı. Ap aktı. Oğuz Kağan
sevinçle güldü. Dedi ki: "Sen buradaki beğlere
baş ol, senin adın ebediyen Karluk olsun."


Böyle dedi ve ileri gitti.

Yolda giderken büyük bir ev gördü. Bu evin (sarayın) duvarları altından,
pencereleri gümüşten, çatısı demirdendi. Kapalı idi ve açkısı (anahtarı)
yoktu.

Çeride pek becerikli bir er vardı. Adı Tömürdü Kagul idi. Oğuz Kağan ona
yarlıg (emir) verdi: "Sen burada kal ve çatıyı aç, (Kal, aç),
açtıktan sonra orduya gel"
dedi. Bundan dolayı ona Kalaç, (Kal, aç)
adını koydu ve ilerledi.

Gene bir gün, gök tüylü, gök yeleli erkek kurt, yürümedi, durdu. Oğuz
Kağan da durdu ve çadırını kurdu. Burası tarlasız, çorak bir yerdi.
Buraya "Çürçet" diyorlardı. Büyük bir yurt idi. Atları çok, öküzleri ve
buzağıları çok, altın ve gümüşleri çok, cevahirleri çok çoktu.

Burada, Çürçet Kağan'la halkı Oğuz Kağan'a karşı geldiler. Vuruş-tokuş
(vuruşma-çarpışma) başladı. Oklarla, kılıçlarla vuruştular. Oğuz Kağan
üstün geldi ve Çürçet kağanını öldürdü, başını kesti ve Çürçet halkını
kendisine bağladı. Vuruşgudan sonra Oğuz Kağan'ın çerisine, nökerlerine
(maiyetine) ve halkına öyle çok ganimet düştü ki, yüklemek ve götürmek
için at, katır ve öküz az geldi.

Oğuz Kağan'ın çerisinde, akıllı, iyi, becerikli bir er vardı. Adı
Barmaklıg Coşun Billig idi. Bu becerikli kişi bir kağnı yaptı. Kağnı
üzerine cansız malları yükledi, baş tarafına canlı malları koştu.
Çektiler, gittiler. Oğuz Kağan'ın nökerleri ve halkı, hepsi, bunu
gördüler ve şaştılar. Onlar da kağnı yaptılar. Bunlar, kağnı yürümekte
iken kanga! kanga! diye bağırıyorlardı. Onun için onlara Kanga adını
koydular.

Oğuz Kağan kağnıları gördü, güldü ve (o becerikli erine): "Kanga
kanga ile cansızı canlı yürütsün, Kangaluğ sana ad olsun, bunu da kağnı
belirtsin"
dedi, gitti.

Ondan sonra gene bu gök tüylü, gök yeleli kurt ile Sindu (Sind, Hind),
Tangut, dahi Şam yönlerine atlanıp gitti. Çok vuruşgudan, çok
tokuşlardan (vuruşma ve çarpışmalardan) sonra oraları aldı ve kendi
yurduna kattı. Hepsini yendi, bastı.

Yine, söz dışında kalmasın ve belli olsun ki, güneyde Barkan denen bir
yer vardır. Ulu, varlıklı bir yurttur. Çok sıcak bir yerdir. Burada çok
avlar, çok kuşlar vardır. Altını, gümüşü, mücevherleri çoktur. Halkının
yüzleri kapkaradır.

İşte bu yerin kağanı Masar denen bir kağandı. Oğuz Kağan onun üstüne
atlandı, çok yaman bir vuruşgu oldu. Oğuz Kağan yendi, Masar Kağan
kaçtı. Oğuz onu hükmü altına aldı, yurdunu ele geçirdi, gitti. Oğuz
Kağan'ın dostları çok sevindiler, düşmanları çok kaygılandılar. Oğuz
Kağan sayılamayacak çok nesneler, yılkılar aldı. (Sonra) yurdunun,
evinin yoluna düştü, döndü.

Gene, söylenmeden kalmasın ve belli olsun ki, Oğuz Kağan'ın yanında ak
sakallı, ak saçlı, uzun akıllı (tecrübeli), yaşlı bir kişi vardı.
Anlayışlı, doğru bir insandı. Oğuz Kağan'ın tüşimeli (veziri, danışmanı)
idi. Adı (unvanı) Uluğ Türk (Ulu Türk) idi.

İşte bu Ulu Türk, günlerden bir gün, düşünde bir altın yay ve üç gümüş
ok gördü. Bu, altın yay gündoğusundan ta günbatısına dek uzanmıştı. Üç
gümüş ok da güneye doğru gidiyordu. Uykudan sonra düşte gördüğünü Oğuz
Kağan'a anlattı ve dedi ki: "Ey kağanım, senin
ömrün hoş olsun, ey kağanım, sana dirlik hoş olsun, Gök Tanrı düşümde ne
verdiyse gerçek olsun. Tanrı bütün dünyayı senin uruğuna (nesline,
soyuna) bağışlasın!"


Oğuz Kağan Ulu Türk'ün sözünü beğendi. Onun öğüdünü dinledi ve öğüdüne
uydu.

Ondan sonra, ertesi gün, büyük ve küçük oğullarını çağırttı ve dedi ki:

"Ey oğullarım, benim gönlüm av diliyor, (ama)
kocamış olduğum için cesaretim yoktur,
Gün, Ay, Yıldız! Tan yönüne sizler varın! Gök, Dağ, Deniz! Tün yönüne
sizler varın!"


Ondan sonra (oğulların) üçü tan (doğu) tarafına, üçü de tün (batı)
tarafına vardılar. Gün, Ay, Yıldız, çok avlar, çok kuşlar avladıktan
sonra yolda bir altın yay buldular. Bunu alıp babalarına verdiler. Oğuz
Kağan sevindi, güldü, yayı üçe böldü ve dedi ki:

"Ey büyük oğullarım, yay sizlerin olsun, yay
gibi okları göğe kadar atın!"


Gök, Dağ, Deniz de, çok avlar, çok kuşlar avladıktan sonra yolda üç
gümüş ok buldular. Bunları aldılar ve babalarına verdiler. Oğuz Kağan
sevindi, güldü ve okları üçe böldü. Dedi ki:

"Ey küçük oğullarım, oklar sizin olsun. Yay oku
attı. Sizler oklar gibi olun!"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:55 pm

Türeyiş Destanı




Destan Hakkında Bilgi:



Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk
İmparatorluğunu Göktürkler' den devralan Uygur Türkler' i, Türeyiş Destanı
ile soylarının vücud buluşunu anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk
boylarında hakim bir inanış olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa
bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar.



Uygur Türeeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt
Destanı ile çok yekın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır.
Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi,
gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte
ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır.



Türeyiş Destanı, aslında bir büyük
destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt
destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış
Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin
veya daha tecrid edilip kavimleşmiş bir sıoyun küçük çapta bir yaradılış
destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan
Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir.



Destan:
Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı.
Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Ökle güzeldi ki, Hunlar, bu iki
kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar
için yaratılmadığını söylüyorlardı.

Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını
insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan
ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir
kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca
inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle
yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca
inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun
Hakanının kızlarıyla evlendi.

Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu; bunlara Dokuz
Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine
benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:56 pm

Göç Destanı

Destan Hakkında Bilgi:






Bu destan da bir Uygur
destanıdır ve daha önce de belirtildiği üzere, Türeyiş destanının tabii bir
devamı gibidir. Bugün, Orhun nehri kenarında bir şehir kalıntısı ile bir
saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu şehre Ordu Balık denildiği tahmin
edilmektedir. Büyük Uygur Destanı' nın, işte bu şehrin saray yıkıntısının
önünde bugün dahi görülebilecek şekilde duran abidelerde yazılı olduğunu
Hüseyin Namık Orkun' un belirttiğine göre bu abideler, Moğol Hanı Öğüdey
zamanında Çin' den getirilen mütehassıslarla okutturulup tercüme
ettirilmiştir.



Göç Destanının Çin ve
İran kaynaklarındaki kayıtlarına göre iki ayrı rivayet halinde olduğu
bilinmekte ise de aslında birbirinin tamamlayıcısı gibidir. İran
kaynaklarında ki rivayet, daha ziyade tarihî bilgilere yakındır. Aynı
zamanda İran rivayeti, Türklerin Maniheizm' i kabulünü anlatan bir menkıbe
hüviyetinde görünmektedir. Aşağıda hülasa edilecek olan rivayeti Cüveyni'nin
Tarih-i Cihanküşa adlı eserinde kayıtlıdır ve bu rivayete göre, destanda
zikredilen iki ağacın, Maniheizm' in kurucusu Mani'nin "iki Esas" adlı
eserindeki iki ağacı temsil ve taklit ettiğini prof. Fuat Köprülü iddia
etmektedir.



Destan:


Uygur ülkesinde, Tuğla
ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır.
Adına Hulin Dağı derlerdi.



Hulin Dağında da,
birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri kayın ağacıydı. Bir gece, kayın
ağacının arasında yaşayan halk bu ışığı gördü ve ürpererek takip etti.
Kutsal bir ışıktı, kayın ağacının üstünde kaldığı müddetçe kayın ağacının
gövdesi büyüdükçe büyüfü, kabardı. Oradan çok güzel türküler gelmeğe
başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesinden bütün çevre ışıklar içinde
kalıyordu.



Bir gün ağacın gövdesi
ansızın yarıldı. İçinden beş küçük çadır, beş küçük odacık halinde meydana
çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üstünde
asılı birer emzik vardı ve onlar bu mukaddes çocuklara halk ve halkın ileri
gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.



Çocukların en küçüğünün
adı Sungur Tekin' di, ondan sonrakinin adı Kutur Tigin, üçüncüsününki Türek
Tekin, dördüncüsünün Us Tekin ve beşincisinin adı Bögü Tekin'di. Beş çocuğun
beşinin de Tanrı tarafından gönderildiğine inanan halk, içlerinden birini
hakan yapmak istediler. Bögü Han en büyükleri idi hem de ötekilerden daha
güzel, daha zeki ve daha yiğit görünüyordu. Bögü Tekin' in hepsinden, her
hususta üstün olduğunu anlayan halk onu hakan olarak seçtiler. Büyük bir
törenle Bögü hanı hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bögü hanı tahta
oturttular.



Böylece yıllar yılı
kovalamış ve bir gün gelmiş Uygurlara bir başkası hakan olmuş.



Bu hakanın da galı Tekin
adında bir oğlu varmış.



Hakan oğlu Galı Tekin'
e, Çin prenseslerinden birini, Kiu-Lien' i almağı uygun görmüş.



Evlendikten sonra
Prenses Kiu-Lien, sarayını Hatun Dağında kurdu. Hatun dağının çevre yanı da
dağlıktı ve bu dağlardan birinin adı da Tanrı Dağıydı, Tanrı Dağının
güneyinde de Kutlu Dağ derler bir başka dağ vardı, kocaman bir kaya parçası.



Bir gün elçileri,
falcılarıyla birlikte Kiu-Lien' in sarayına geldiler. Kendi aralarında
konuşup dediler ki:



-Hatun Dağının varı
yoğu, bütün bahtiyarlığı Kutlu dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır.
Türkleri zayıflatıp yıkmak istiyorsak bu kayayı onların elinden almalıyız.



Bu konuşmadan sonra
varılan karar üzerine Çinliler, Kui-Lien' e karşılık olarak o kayanın
kendilerine verilmesini istediler. Yeni Hakan, isteğin nereye varacağını
düşünmeden ve umursamadan Çinlilerin arzusunu kabul etti, yurdunun bir
parçası olan bu kayayı onlara verdi. Hâlbuki Kutlu Dağ bir kutsal kayaydı;
bütün Uygur Ülkesinin saadeti bu kayaya bağlıydı. Bu tılsımlı taş Türk
Yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu düşmana verilirse bu bütünlük
parçalanarak ve Türkeli'nin bütün saadeti de yok olacaktı.



Hakan kayayı vermesine
verdi ama kaya öyle kolay kolay sökülüp götürülecek cinsten değildi. Bunu
anlayan Çinliler, kayanın çevresine odun ve kömür yığıp ateşlediler. Kaya
iyice kızınca da üzerine sirke döküp parça parça ettiler. Her bir parçayı da
ülkelerine taşıdılar.



Olan o zaman oldu işte.
Türkeli'nin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanları dile geldi, kendi dillerince
kayanın düşmana verilişine ağladılar. Yedi gün sonra da bu düşüncesiz Hakan
öldü. Ama Onun ölümüyle ülke felaketten kurtulamadı. bir Çin prensesi uğruna
çekinmeden feda edilen yurdun bir kayası, Türkeli'nin felaketine sebep oldu.
Halk rahat ve huzur yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin
suyu buhar olup uçtu. Topraklar yarıldı, mahsuller yeşermez oldu.



Günlerden sonra Türk
Tahtına Böğü Han'ın torunlarından biri hakan olarak oturdu. O zaman canlı
cansız, ehli yaban, çoluk çocuk bütün yurtta soluk alan almayan ne varsa
hepsi birden:



-Göç!.. Göç!.. diye
çığrışmaya başladı. Derinden, inilti, hüzün dolu, çaresiz bir çığrışmaydı
bu. Yürekler dayanmazdı.



Uygurlar bunu bir ilahi
emir diye bildiler. Toparlandılar, yollara düzüldüler; yurtlarını yuvalarını
bırakıp bilinmedik ülkelere doğru göç etmeğe başladılar. Nihayet bir yere
gelip durdular, orada sesler de kesildi. Uygurlar, seslerin kesilip duyulmaz
olduğu bu yerde kondular, beş mahalle kurup yerleştiler ve bunun için bu
yerin adını da Beş-Balık koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:56 pm

Şu Destanı



Şu Destanı, Türkler'in en eski
destanlarından
biridir. Destanın kahramanı olan Şu, bilginlerin tahminlerine göre
MÖ dördüncü yüzyılda yaşamış bir Türk
kaganıdır. Şu Destanı'nın konusu, Makedonyalı İskender'in Asya
içlerine doğru ilerlerken Türkler'le yaptığı savaşlardır
(?). Ama, türkolog Zeki Velidi Togan'a göre, destanda adı
geçen İskender'in Makedonya'lı İskender ile bir ilgisi yoktur ve
Şu Destanı'nın konusu Makedonyalı İskender'in istilası değil daha
önceki yüzyıllarda oluşmuş bir Aryani istilasıdır.

Destanda Türk boylarının oluşumu ve
Türkler'in kent yaşamına geçmeğe başlamaları da
anlatılmaktadır. Ayrıca, ulusunu bir istiladan korumak için
çaba gösteren bir kaganın kaygılarının ince bir
biçimde işlenmesi, destana ayrı bir özellik katmaktadır..
Şu Destanı, kendisinden sonra oluşacak Türk destanlarının ana
çizgilerini ve süslemelerini belirlemiştir.

Şu Destanı, kimi bilginlere göre
Saka
Türkleri'nin destanıdır. Şu destanında müzik ve ezgi
önemli bir rol oynar; ama bu müzik insan sesine değil,
sazların sesine dayanır. Destanın kahramanı genç kagan Şu,
Türk destanlarının yerinde durmayan hareketli ve atak
yiğitlerinden daha değişik bir yapıdadır. Kagan Şu, beden ve ruh yapısı
ile daha çok, Osmanlı hakanı 3. Selim'i andırır. Şu Kagan, 3.
Selim gibi içli, sanatçı, düşünceli ve mantıklı
bir kimsedir. Sarayının kapısında günde 365 nöbet
çalınır.

Şu
Destanı'nın özeti
aşağıda yer almaktadır:


Şu Kalesi'ni, Balasagun yakınlarında
genç
kagan Şu yaptırmıştı. Kagan Şu'nun sarayı ise Balasagun'da idi. Kalede
ve Balasagun'da çok güçlü bir ordu bulunuyordu.
Balasagun kenti çok zengindi. Şu Kagan'ın sarayının
önünde ordu beğleri için her gün 365 nöbet
vurulurdu. Bu sırada, Zülkarneyn (İskender) doğu seferine
çıkmış, Ön Asya'dan İran içlerine kadar
önüne çıkan tüm orduları yenmiş, ülkeleri
işgal etmişti. Zülkarneyn, Semerkand'a değin ilerlemiş, Türk
illerine yaklaşmışt
Şu Kagan'ın
gözcüleri,
Zülkarneyn'in
Balasagun'a ve Şu Kalesi'ne yaklaştığını bildirdiler.
Gözcüler, Şu Kagan'a şöyle dediler:

''Zülkarneyn denilen, gün batısından
kopup gelen bir kıral ordusuyla bize yaklaşmaktadır. Önüne
çıkan orduları dize getirmiş, yerle bir etmiştir. Bize ne
buyurursun? Onunla savaşalım mı?''






Genç kagan Şu, habercilerin
sözlerini
dinlemez gibi göründü. Çünkü daha
önceden, en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş,
Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsinler diye
göndermişti. Yiğitler, kimseye görünmeden gizlice
giderek Hucend kıyılarına yerleştikleri için, ordu habercileri
durumu bilmiyorlardı. Getirdikleri kötü haberden Şu Kagan'ın
kaygılanmamasına, kılını bile kıpırdatmamasına şaşırdılar. Şu Kagan
gönlü ise rahattı.


Şu Kagan'ın gümüşten bir
havuzu vardı.
Havuzu, işten anlayan ustalara yaptırmıştı. Havuz, istenildiğinde
taşınabiliyordu. Şu Kagan, savaşa bile gitse gümüş havuzunu
yanına alırdı. Konakladığı yerlerde içine su doldurtur, su dolu
bu gümüş havuza kazlar, ördekler salar, onlara bakardı.
Kazların, ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini
seyretmek kendisini dinledirir, dinlenirken de ulusunun geleceği ile,
sefer ve savaşlar ile ilgili tasarılar hazırlardı. Şu Kagan, haberciler
geldikleri sırada yine gümüş havuzda yüzen kazları,
ördekleri seyrederek dinleniyordu. Habercilerin:



''Ne buyruk verirsin kaganım?
Zülkarneyn ile
savaşa tutuşalım mı?''



Diye sorup buyruk beklemeleri
üzerine onlara
havuzu ve havuzda yüzen kazlar ile ördekleri gösterek
şöyle dedi:



''Bakın. Görüyor
musunuz... Kazlarla
ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl dalıp dalıp
çıkıyorlar?''



Haberciler, kaganlarının bu
biçimde
konuşmasını garip karşıladılar. Ona kuşku ile baktılar. ''Herhalde
kaganımızın hiç bir hazırlığı yok. Onun için ne
yapacağını bilemiyor'' diye düşündüler.













O sırada, Zülkarneyn'in ordusu
Hucend
Irmağı'nı geçmişti. vakit gece yarısına geliyordu. Hucend Irmağı
kıyılarında gözcülük yapan, Şu Kagan'ın kırk yiğidi
atlanıp, yıldırım gibi Şu Kalesi'ne geldiler. Şu Kagan'ın katına varıp
Zülkarneyn'in Hucend Suyu'nu geçtiğini, Balasagun yolunda
ilerlediğini bildirdiler. Daha önceki habercilerin sözlerini
dinlerken kılı kıpırdamayan Şu Kagan, kırk yiğidin sözleri
üzerine hemen göç davulunun çalınmasını
buyurdu. Davulun çalınması ile birlikte doğuya doğru hızla yola
koyuldular. Bu durum halkı şaşırttı. Gündüzün hazırlık
yapılmadan, gece vakti göçün başlamasından korktular.
Ellerine ne geçtiyse toplayıp bulabildikleri atlara atlayan
millet, kaganla birlikte yola düştü. Gün doğarken,
kentte kimse kalmamıştı. Yalnızca bomboş ve düz bir ova
görünüyordu.


Bütün millet, Şu
Kagan'ın ardından
gitmişti. Ancak, binecek bir şey bulamayan yirmi iki kişi, Şu
Kalesi'nde kalmıştı. Bunlar ne yapacaklarını
düşünürlerken yanlarına iki kişi daha geldi. Bu iki kişi
kap kacaklarını toplayıp sırtlarına vurmuşlardı. Yorgundular. Fakat,
pek duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi iki kişi, bu yeni
gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi kalede kalıp
beklemelerini söylediler.



''Zülkarneyn denilen her kim
ise, burada uzun
süre kalamaz, geldiği gibi geri dönüp gider. Burası
bizim yurdumuz, yine bize kalır.'' dediler.



İşte bu yüzden, bu iki
kişinin adı
Kalaç olarak kaldı. Bu iki kişiden olan çocuklar ile
torunları de Kalacı adıyla anıldılar. Ama bu iki kişi, yirmi iki
kişinin sözlerini dinlemeyerek onları bırakıp gittikleri
için Zülkarneyn'in geldiğini görmediler.



Zülkarneyn gelip de kalede
kalan uzun
saçlı yirmi iki kişiyi görünce ''Türk
mânend'' dedi. Bu söz, ''Türk'e benziyorlar'' anlamına
geliyordu. Bu yüzden, yirmi iki kişinin soylarının adı da
Türkman (Türkmen) olarak kaldı. Giden iki kişi, gittikleri
için tam anlamıyla Türkmen sayılmadılar. Böylece
oluşan yirmi dört boydan, yirmi ikisi Türkmen, öteki
ikisi de Kalaç diye bilindi.


Bu
olaylar olurkan Şu Kagan,
ordusu ve
yanındakilerle birlikte Çin sınırına değin ilerlemişti.
Çin'e yakın Uygur iline vardıklarında Şu Kagan, artık
Zülkarneyn'i karşılayabilecek durumda olduğuna, onu asıl
merkezinden çok uzaklara çektiğine karar verdi.
Çünkü, kendi soydaşları arasında bulunduğu için
Zülkarneyn'den daha güçlü durumua gelmişti. Şu
Kagan, çerilerinin en gençlerini ayırdı; onları
Zülkarneyn'in üzerine yollamayı düşündü.
Veziri, gidecek olanların tümünün genç olduğunu,
deneyimlerinin bulunmadığını, başaramazlarsa işin kötüye
varacağını söyledi. Şu Kagan, vezirine hak verdi. Yaşlı, deneyimli
bir subaşını çerileriyle birlikte gönderdi.


Şu Kagan'ın çerileri bir zaman
sonra
Zülkarneyn'in öncü birlikleriyle karşılaştılar.
Türk çerileri, Zülkarneyn'in öncü
birliklerine bir gece baskını yaptılar. Baskın çok kanlı oldu.
Bir ölüm kalım savaşı yapıldı. Zülkarneyn'in
öncü birlikleri bozguna uğradılar. Türk erlerinden biri,
Zülkarneyn'in çerilerinden birini tek kılıç
vuruşuyla ikiye böldü. Çerinin kemerine bağladığı
altın torbası parçalandı; içindeki altınlar yere
saçıldı, çerinin kanıyla kızıla bulandı. Ertesi gün,
gün ışıkları bu kanlı altınları parlattı. Bunu gören
Türk erleri birbirlerine bakıp ''Altın kan! Altın kan!'' diye
bağrıştılar. O günden sonra, bu baskının yapıldığı yerin yakınında
bulunan dağa Altın Kan (Altun Han) dendi.


Baskından sonra Şu Kagan ile
Zülkarneyn daha
savaşmadılar, barış yaptılar. Barış, iki taraf içinde iyi
sonuçlar doğurdu. Burada bir çok kent kurulmağa başlandı.
Uygur Türkleri ile öteki Türk boyları bu kentlere
yerleştiler. Şu Kagan da Balasagun'a döndü. Şu Kalesi'ni
sağlamlaştırdı. Balasagun kentinin geliştirdi. En sonunda da kaleye bir
tılsım koydu. Bu öyle bir tılsımdı ki dörtbir yanda duyuldu.
Leylekler kente dek geldiklerinde tılsım yüzünden daha uzağa
uçamadılar, kenti aşamadılar.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:57 pm

Yaratılış Destanı



Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu.

Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını
söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma
zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi.

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım Bu dünya nasıl olsun, ne boyla
yaratayım Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım Su içinde yaşayan Ak
Ana, su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren De ki
hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,"yaptım
olmadı" deme. Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu.

Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı :

" Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz."

Tanrı Ülgen yere bakarak : " Yaratılsın yer!" Göğe bakarak "Yaratılsın
Gök!" Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.

Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine
konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş. Tanrı Ülgen
balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandışire'ye
balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan
sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeyen büyük Altın
Dağın başına geçip oturmuş.

Dünya altı günde yaratılmıştı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş
kalmıştı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşten başka
fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı.

Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı
üzerinde bir parça kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba."
dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk
insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik'in
yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı
olmadığı için öfkelendi. Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri
topraktan yedi insan yarattı.

Erlik'in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak
üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın
kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl
verdi. Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve
onu insanoğlunun başına han yaptı.

Yakut'lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sansar
Tecrübeli Üye

Tecrübeli Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 191
Cinsiyet : Erkek
Yaş : 25
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 05/07/10
Aktiflik :
388 / 999388 / 999

Deneyim :
500 / 999500 / 999

Saygınlık :
600 / 999600 / 999

Seviye :
9 / 1009 / 100


MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    Salı Tem. 06, 2010 12:58 pm

Alp Er Tunga Destanı


Yaradılış Destanından sonra bilinen ilk büyük ve millî Türk Destanı Alp Er
Tunga Destanıdır. Fakat bu destanın, hattâ özeti hakkında dahî kesin bilgiler
edinilmiş değildir; çok eski çağlarda ve Türk Boylan arasında böyle bir destanın
söylenmiş olduğu, bilinmeyen sebeplerden, belki de bu destanlardan sonra
çekirdeklenmeye başlayan ve daha etkili bir şekilde Türk Boylarını coşturan
destanlar, özellikle Oğuz Kağan Destanının etkisiyle unutulmağa başlamış
olabileceği varsayımını kabul etmek zorundayız,


Alp Er Tunga Destanı hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lugat-it
Türk'tür. Milâttan sonra on birinci yüzyılda Kâşgarlı Mahmut tarafından yazılan
bu eserde, Destanın, büyük bir ihtimâlle son kısımlarına ait bir ağıt (sagu)
yazılı olarak verilmektedir.

Bu Türk Beğlerinde atı belgülük
Tunga Alp Er idi katı belgülük
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Biliglig ukuşlug budun ködremi
Tacikler ayur ânı Afrasyab
Bu Afrasyap tutdı iller talab

Bugünkü Türkçemizle: "Alp Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı
bilinen ve tanınan bir yiğit idi; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar
çok erdemi vardı: bilgiliydi, anlayışlıydı, meziyetleri çoktu. İranlılar ona,
Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti" anlamına gelen bu
ağıttan, Alp Er Tunga'nın, İranlılar arasında da çok iyi bilindiği
anlaşılmaktadır. Nitekim, İran Destanı olan Şehnâme'nin yazan Firdevsî de,
destanının büyük bir kısmında Afrasyab'ın kahramanlıklarından söz etmek zorunda
kalmıştır. Başka bir milletin kahramanından, kendi destanlarında söz
edilebilmesi için o kahramanların gerçekten çok büyük değer taşımaları
gerekmektedir. Alp Er Tunga'da bu değerler fazlasıyla vardır. Şehnâme'ye göre,
önce Turan ülkesinin şehzadesi sonra da hakanı olarak adı geçen Alp Er Tunga
Îran-Turan savaşlarının çok ünlü Turan kahramanıdır. Babasının öğüdünü tutmuş ve
o zaman güçlü bir ülke olan İran'a savaş açmıştır. Selvi gibi uzun boylu, kollan
ve göğsü aslana eş güçte ve fil kadar güçlü bir yiğitti, İranlıları yendi. İran
hükümdarını esir aldı.


İran ülkesinde bir çok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de Kabil
Padişahlığı idi ve başında da Zal adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zal, Alp Er
Tunga'nın elinde esir olan İran Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine
yürüdü. Alp Er Tunga'yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran
ülkesine hükümdar olan Zev de öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga iran'a bir
daha savaş açtı . O zamana kadar Zal da yaşlanmışta. Kendi yerine, Alp Er
Tunga'ya karşı oğlu Rüstem'i yolladı. 'Halen Anadolu'da Zaloğlu Rüstem adıyla
meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu Rüstem ile Arap Üzengi cengi diye
hikâyeleri anlatılan bu ünlü İran kahramanı ile Alp Er Tunga arasında sayısız
savaşlar oldu. Savaşların çoğunu Rüstem kazandı bir kısmını Alp Er Tunga
kazandı. (Şehnâme İran destanı olduğu için bunu olağan saymak gerekir.)


Bu savaşlar sürüp giderken, İran'ın, hükümdarı bulunan Keykâvus, oğlu Siyavuş'u
ve Zaloğlu Rüstem'i gücendirmişti. Gücenmenin sonucu olarak şehzade Siyavüş
kaçıp Alp Er Tunga'ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hattâ Türk yiğitlerinden
birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu.


Keyhüsrev büyüyünce, iranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu
Rüstem'i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga'nın üzerine gönderdi. Yine bir
çok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga
iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi.
Orada, bir mağarada tek başına yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini
buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istedi; fakat daha önce davranan
Iran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe doğuştu ama ihtiyardı, yorgundu, tek
başınaydı. Öldürdüler.


Daha önce de belirttiğimiz gibi, çok şuurlu bir Iran milliyetçisi olan
Firdevsî'nin Zal Oğlu Rüstem'i ve diğer İran asker ve hükümdarlarını üstün
görmesi, savaşların çoğunda Alp Er Tunga'yı yenik durumlara düşürmesi olağan
karşılanmalıdır. Alp Er Tunga'mn çok büyük bir yiğit, üstün değerlere sahip bir
Hakan olduğunu anlamak için bir Iran Destanında ne kadar değerli bir yer
kapladığı düşünülmelidir. Firdevsî, kendi milletinin kahramanlarını
değerlendirebilmek için ancak bir Türk Hakanını ölçü olarak aldıysa bu bile, Alp
Er Tunga'mn nasıl bir destan yiğidi olduğunu gösterir. Gerçi Iran ve Turan
savaşlarının önde gelen bir yiğidi olarak Alp Er Tunga gerçek kişiliğe de
sahiptir; Firdevsî'nin Alp Er Tunga'yı seçişinde bu gerçek payı da muhakkak
vardır ama aslında Alp Er Tunga, destanlara has kişiliği ile Firdevsî'yi etkisi
altına almıştır.


Prof. Zeki Velidî Togan'a göre M.Ö. dördüncü yüzyıla kadar yaşamış olan ve M.Ö.
yedinci yüzyılda OrtaTiyanşan çevresinin en güçlü devleti olarak gelişmiş
bulunan, Hunlardan önceki büyük Türk Devleti Şu veya Saka adını taşımaktadır. Bu
Türk imparatorluğu, birçok kavimler üzerinde egemenlik kurmuş olup Güney
Rusya'yı da içine almak üzere Doğu Avrupaya kadar yayılmıştır. Bir kısım
tarihçiler Doğu Avrupa bölümündeki sakalara İskit, Orta Asya ve Azerbaycan
çevresindekilere Saka adını vermektedir. M.Ö. yedinci yüzyılda en güçlü ve en
parlak devrini yaşamış olan bu Türk İmparatorluğunun Hakanı ise alp Er
Tunga'dır.


Divan-ı Lugat-it Türk'te, Alp Er Tunga için söylenen ağıtlardan (Sagu) bazı
parçalar kaydedilmiştir.

Bu parçalar, o günkü ve bugünkü Türkçe söyleyişle aşağıya alınmıştır:




Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.
Ödlek yarağ közetti
Oğrun tuzağ uzattı
Begler begin azıttı
Kaçsa kah kurtulur?
Begler atın urgurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi yüzi sargarup .
Korkum angar türtülür.
Uluşıp eren börleyü
Yırtıp yaka urlayu
Sıkrıp üni yırlayu
Sığtap közi örtülür.
Könglüm için ötedi .
Yitmiş yaşıg kartadı
Kiçmiş ödig irtedi
Tün kün kiçip irtelür

Alp Er Tunga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Felek öcünü aldı mı?
Şimdi yürek yırtılır.
Feleğin silahı hazır
Gizli tuzak kurdurur
Beyler beyini vurdurur
Kaçsa nasıl kurtulur?
Beyler atlarını yorup
Kaygıdan çaresiz durup
Beti benzi sararıp
Sarı safrana döndüler.
Erler kurt gibi hıçkırdı
Yaka bağır yırtıp durdu
Acı ağıtlar çığırdı
Yaş akar gözler kurur.
Gönlüm içinden yandı.
Geçmiş zamanı andı.
Geçen günler nerdedir?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: EfSaNeLeR    

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
EfSaNeLeR
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
BZMFRM,Oyun Arşivi,Program Arşivi,Online Oyunlar,Knight,Metin2,CS,Ödev Arşivi,Online,Slayt,İndir :: Genel Bilgiler :: Hikayeler-
Buraya geçin: